Neden Sorusu Tek Bir Anlama Gelmez
Bir şeyi açıklarken her zaman aynı türden bir “neden” sormayız. Bazen bir olayın nasıl meydana geldiğini, bazen hangi sebeple ortaya çıktığını, bazen de ne uğruna gerçekleştiğini anlamaya çalışırız. Felsefe tarihindeki büyük ayrımlardan biri tam burada başlar. Çünkü “neden” sorusunun anlamı değiştikçe dünya tasavvuru da değişir. Bir şeyi amacına göre açıklayan düşünce ile onu zorunlu neden-sonuç zinciri içinde kavrayan düşünce aynı düzlemde konuşmaz. İlki varlıklarda bir yön, bir tamamlanma, bir telos bulunduğunu varsayar. İkincisi ise olanı, başka türlü olamayacak bir düzenin sonucu olarak düşünür. Bu yüzden ereksellik ile zaruret arasındaki ayrım yalnız teknik bir mantık problemi değildir; doğayı, insanı, tarihi ve hatta sanatı nasıl anlayacağımızı belirleyen kurucu bir ayrımdır.
Bu ayrımı ilk büyük sistematik çerçevesine kavuşturan düşünür Aristoteles’tir. Aristoteles için bir şeyi gerçekten anlamak, ona tek bir sebep göstermek değil, onun farklı anlamlardaki nedenlerini açığa çıkarmaktır. Bir varlık yalnızca maddesiyle, yalnızca hareketin kaynağıyla ya da yalnızca biçimiyle anlaşılmaz; kimi durumlarda bunların hepsi birlikte düşünülmelidir. Ama bunların içinde özel bir ağırlık taşıyan neden, “uğruna” anlamındaki nedendir. Çünkü bir şeyin ne için var olduğu sorusu, diğer açıklama düzeylerini de kendi yerine yerleştirir. Bir insanın yürümesini düşünelim. Bacakların hareketi, kasların çalışması, bedenin yer değiştirmesi elbette açıklamanın parçasıdır; ama kişi sağlık için yürüyorsa, yürüyüş ancak bu erek sayesinde tam anlamını bulur. Dolayısıyla Aristoteles’te neden sorusu çoğu kez “ne için?” sorusuna açılır.
Aristoteles’te Ereğe Bağlı Zaruret
Burada önemli olan nokta, Aristoteles’in zarureti reddetmemesidir. O, zorunluluğu dışlamaz; fakat onu ereğin karşısına bağımsız ve mutlak bir ilke olarak koymaz. Daha doğrusu, doğada ve teknikte işleyen zorunlulukların büyük bir kısmını ereğin gerçekleşme koşulları olarak düşünür. Bir ev yapılacaksa taş, kereste, temel ve duvar gibi unsurların belli şekilde bulunması gerekir. Bu unsurlar zorunludur; ama evin açıklaması yalnızca bu maddi gerekliliklerde sona ermez. Taş ve kereste yüzünden kendiliğinden bir ev ortaya çıkmaz; tersine, ev denen bütünün kurulabilmesi için taş ve kereste belli biçimde gereklidir. Yani burada zaruret, ereğin hizmetine girmiştir.
Bu yüzden Aristoteles’te iki farklı zorunluluk anlamı ayırt etmek gerekir. Birincisi, bir şeyin doğası gereği başka türlü olamayışıdır. İkincisi ise koşullu zorunluluktur: eğer belirli bir sonuç gerçekleşecekse, bazı önkoşulların bulunması gerekir. Özellikle canlı varlıkları düşünürken Aristoteles bu ikinci tür zorunluluğa büyük önem verir. Kemiğin sertliği, organların düzeni, bedenin belli yapısal özellikleri canlılık için gereklidir; fakat bunları yalnız maddi özellikler olarak saymak yeterli değildir. Asıl soru, bu özelliklerin hangi işlevsel bütünlük içinde anlam kazandığıdır. Kemiğin sertliği niçin vardır? Sadece “sert olduğu için” cevabı yetmez. O sertliğin canlı bedenin formu ve işleyişi içinde neye hizmet ettiğini de göstermek gerekir. Böylece Aristoteles’te zaruret kör bir mecburiyet değil, telos’a eklemlenmiş bir gerekliliktir.
Nedenin Katmanları
Aristotelesçi düşüncede “neden”in tek katmanlı olmaması tam da burada önem kazanır. Bir yapının ayakta durmasını açıklamak başka şeydir; onun neden “ev” olduğunu açıklamak başka şey. Bir insan bedeninin nasıl işlediğini tarif etmek başka şeydir; o bedenin hangi form içinde canlı bir bütün olduğunu kavramak başka şey. Bu nedenle Aristoteles’in evreninde açıklama, yalnızca mekanik bir süreç tarifine indirgenemez. Mekanik açıklama, oluşun zemininin bir kısmını verir; ama niçin tam da bu oluşun, tam da bu düzen içinde gerçekleştiğini söylemez. Bu eksikliği tamamlayan şey erektir.
Buradan bakınca erekselliğin ahlâkî buyruğa indirgenmemesi gerektiği de anlaşılır. Aristoteles’te telos öncelikle bir norm değil, bir açıklama ilkesidir. Gözün telosu görmedir demek, göze ahlâkî bir görev yüklemek değil, onun ne olduğunu tanımlamaktır. Tohumun ağaca yönelmesi de böyledir. Burada mesele “olması gereken” değil, varlığın kendi doğası içinde hangi tamamlanma biçimine yöneldiğidir. Dolayısıyla ereksellik önce ontolojik bir dil olarak ortaya çıkar; etik ya da siyasal sonuçları daha sonra doğar. Bir şeyi anlamak için onun yalnızca nasıl işlediğine değil, hangi biçimde tamamlandığına da bakmak gerekir.
Spinoza’da Ereğin Geri Çekilişi
Modern dönemde bu yapı sarsılır ve Spinoza bu kırılmanın en sert ifadelerinden birini verir. Spinoza’ya göre insanlar doğayı kendi eylem deneyimlerinden hareketle yanlış okurlar. İnsan amaçlarla davranır; ne istediğinin farkındadır, ama onu o istemeye sevk eden nedenleri çoğu zaman bilmez. Bu yüzden kendisini özgür sanır. Ardından aynı modeli doğaya da uygular ve doğadaki şeylerin de belli amaçlar uğruna var olduğunu düşünür. Spinoza’nın itirazı tam burada başlar: teleoloji dediğimiz şey çoğu kez insanın kendi arzusunu doğaya yansıtmasından ibarettir.
Yağmurun ekinler büyüsün diye yağdığını sanmak, organların insan yararı için önceden düzenlendiğini düşünmek, doğadaki olayları sanki bir amaç doğrultusunda kurulmuş gibi yorumlamak Spinoza’ya göre düşüncenin en köklü yanılsamalarından biridir. Çünkü burada sonuç, neden yerine geçirilmektedir. Bizim için yararlı olan şeyi, doğanın önceden hedeflediği bir gaye gibi okuruz. Oysa Spinoza’nın temel tavrı şudur: doğa bir amaç için işlemez; o, kendi zorunlu özünden dolayı öyle işler. Varlıklar bir hedefe yöneldikleri için değil, başka türlü olamayacakları için vardır.
Bu noktada neden kavramının ağırlık merkezi değişir. Aristoteles’te tam açıklama, varlığın formunu ve ereğini içeren katmanlı bir nedensellik düzeni içinde kurulur. Spinoza’da ise açıklama, bir şeyi kendi içkin zorunluluk ağına yerleştirmek demektir. Artık “ne için?” sorusu geri çekilir; onun yerine “hangi zorunluluk altında?” sorusu geçer. Böylece ereksel neden, açıklayıcı ilke olmaktan çıkar; insan zihninin yanıltıcı alışkanlıklarından biri haline gelir. Spinoza’nın dünyasında anlam, dışsal bir amaçta değil, içkin bağlanışta aranır.
İki Ayrı Dünya Tasavvuru
Burada karşı karşıya gelen şey yalnız iki farklı terim değil, iki farklı dünya görüşüdür. Aristotelesçi evrende varlık, potansiyelden fiile giden bir tamamlanma mantığıyla okunur. Bir şey, ne olduğu kadar ne olmaya yöneldiği üzerinden de anlaşılır. Spinozacı evrende ise varlık, sonsuz doğanın kendisinden zorunlu olarak çıkan kipler halinde düşünülür. Birinde dünya “uğruna” mantığıyla kurulur; ötekinde “zorunluluğundan” mantığıyla.
Bu ayrımın sonuçları sadece metafizikte kalmaz. İyi, kusurlu, eksik, yetkin gibi kavramların anlamı da değişir. Aristotelesçi bir düzende bir şeyin iyi oluşu, büyük ölçüde onun telos’una uygun gerçekleşmesine bağlıdır. Varlık kendi formunu yetkin biçimde fiile çıkarmıştır. Spinoza’da ise kusur ve yetkinlik çoğu kez şeylerin kendisinde değil, bizim karşılaştırma tarzımızda belirir. Yani teleolojinin geri çekilişi, yalnızca doğa anlayışını değil, değer dilini de dönüştürür. Dünya artık “tamamlanması gereken bir düzen” olarak değil, “olduğu gibi işleyen bir zorunluluk” olarak görünmeye başlar.
Sonuç
O halde baştaki soruya yeniden dönebiliriz: Bir şey neden olur? Aristotelesçi cevap, bir varlığın ancak maddesi, formu, hareket kaynağı ve ereği birlikte düşünülerek anlaşılabileceğini söyler. Bu çerçevede zaruret, çoğu zaman ereğin gerçekleşme koşuludur. Spinozacı cevap ise ereği açıklamanın merkezinden çıkarır ve olanı içkin zorunluluk içinde kavrar. Burada bir şeyin nedeni, onun hangi amaca yöneldiği değil, hangi zorunlu bağlar içinde ortaya çıktığıdır.
Bu iki cevap birbirine indirgenemez. Ereksellik amacı verir; zaruret ise gerçekleşmenin koşulunu ya da kaçınılmazlığını gösterir. Felsefe tarihinin büyük bir kısmı da bu iki dili farklı oranlarda birleştirmenin, ayırmanın ya da birbirine karşı koymanın tarihidir. Belki de bugün hâlâ sormamız gereken soru budur: Varlığı anlamak için “ne için?” diye sormayı sürdürebilir miyiz, yoksa artık yalnızca “hangi zorunluluk altında?” diye mi sormalıyız? Bu soru kapanmış değildir; tam tersine, metafiziğin en eski tartışmalarından biri olarak düşüncenin merkezinde durmaya devam eder.
