Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
GİRİŞ: VARLIĞIN ÖTESİNDE BAŞLAYAN İKİNCİ SORU
Varlığın ne olduğu sorusu, felsefenin kendisine yönelttiği ilk ve en eski sorudur. Ne var ki, “varlık vardır” demekle yetinmek hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Çünkü bir şeyin var olması, onun yalnızca “mevcut” olmasından ibaret değildir; o aynı zamanda bir biçimde, bir tarzda, bir içerikte vardır. İşte bu noktada ikinci ve daha derin bir soru belirir: varlık nasıl vardır?
Bir şeyin nasıl var olduğunu sormak demek, onun belirlenimini araştırmak demektir. Çünkü belirlenim olmaksızın varlıktan söz etmek mümkün değildir. Ne olduğu, hangi özellikleri taşıdığı, hangi sınırlar içinde var olduğu belirtilmeyen bir varlık düşüncesi, kavranamaz ve konuşulamaz hale gelir. Felsefi düşüncenin ilk katmanında varlık kavramını kurduktan hemen sonra, ikinci katman olarak belirlenim sorununa geçmek kaçınılmazdır. Varlık yalnızca vardır demekle kalmaz, hep bir “şey” olarak vardır; o şeyin ise ne olduğu, belirlenimi oluşturur.
VARLIĞIN BELİRLENİMİNE DOĞRU İLK ADIMLAR
Parmenides’in varlık anlayışı, varlığı tamamen saf ve değişmez bir bütünlük içinde düşünmüştü. O, varlık hakkında konuşmanın, yalnızca var olan üzerine konuşmak anlamına geldiğini savunmuş ve yokluğu tümüyle dışlamıştı. Fakat tam da bu nedenle, Parmenides’in varlığı, her türlü iç farklılıktan ve belirlenimden arınmış, saf bir “vardır” olmaktan öteye geçemedi. Parmenides’in varlığı, herhangi bir özellik taşımaz; o, ne renktir, ne şekle sahiptir, ne değişir, ne de çeşitlenir. Böylece varlığı kavramaya çalışırken, tam anlamıyla kavranamaz bir boş saf “olumlama” ile baş başa kalırız. Oysa düşünce yalnızca “vardır” demekle yetinmez; düşündüğü şeyin neyi olduğunu da sorar. İşte burada, felsefe, Parmenides’in sınırında bir kırılma yaşar.
Herakleitos, varlığı yalnızca olumlu bir bütünlük olarak değil, karşıtların uyumlu çatışması içinde, sürekli bir akış ve oluş halinde düşündü. Onun için varlık, durağan değil, süreklilik içinde devinen, değişen, birbirine dönüşen bir akışkanlıktır. “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız” ifadesi, tam da bu hareketli varlık anlayışının ifadesidir. Ancak Herakleitos’un sistemi de belirlenimi yalnızca devinimin kendisine bırakarak, bu değişimin içinde varlıkların sabit, tanımlı, özlü yapısını henüz kuramamıştır. Belirlenim burada hareketin içinden doğan geçici ilişkilerle sınırlandırılmış kalır.
PLATON VE ARİSTOTELES: ÖZÜN KURULUŞU
Varlığın belirlenimi sorusuna ilk sistematik cevap, Platon’un idealar kuramıyla gelir. Platon için varlık, ideaların dünyasında değişmeyen özler halinde bulunur. Duyularla algıladığımız dünya, ideaların eksik, gölgemsi ve gelip geçici kopyalarıdır. Gerçek varlık, duyulara değil, akla ve düşünceye açıktır. Bu anlamda Platon, belirlenimi varlığa öz kazandırarak kurar. Her şeyin bir ne’liği vardır; yani her şey kendi ideasının belirlenimiyle “şey” olur. At, masa, güzellik ya da adalet — her biri kendi ideasının belirlenimi içinde vardır.
Aristoteles ise Platon’un idealar dünyasını aşkın bir alemden alıp, varlıkların kendisine yerleştirir. Ona göre öz (ousia), bir şeyin kendi içinde taşıdığı belirlenimdir. Aristoteles, form (morphe) ve madde (hyle) ayrımıyla varlıkların bu belirlenim süreçlerini açıklar. Bir heykel düşünelim: taş onun maddesini, biçimi ise formunu oluşturur. Heykel, ancak bu ikisinin birleşimiyle ortaya çıkar. Böylece belirlenim, artık yalnızca akılsal bir idea değil, doğrudan var olanın içkin yapısı haline gelir.
Aristoteles’in önemli katkılarından biri de potansiyel (dynamis) ve fiil (energeia) kavramlarıyla belirlenimin zamansal ve süreçsel yönünü düşünceye dahil etmesidir. Bir tohum, henüz ağaç değildir ama ağaç olma potansiyelini taşır; potansiyelin fiile dönüşmesiyle varlık belirlenimini tamamlar. Böylece belirlenim yalnızca özle sınırlı kalmaz; zaman içinde gerçekleşen bir süreç olarak düşünülür.
ORTAÇAĞ’DA BELİRLENİMİN METAFİZİK AÇILIMI
İbn Sina, belirlenimi mahiyet ve varlık ayrımı üzerinden daha da netleştirir. Ona göre bir şeyin “ne olduğu” (mahiyet) ile “var olup olmadığı” (vücûd) birbirinden farklıdır. Örneğin, “kanatlı at” düşüncesinde bir mahiyet tasarımı vardır; ama onun gerçek hayatta varlığı bulunmaz. Mahiyetin üzerine varlık yüklemi eklendiğinde o gerçek var olur. İbn Sina’da yalnızca Tanrı’nın özü ile varlığı özdeştir; Tanrı, özü gereği zorunlu varlıktır. Diğer bütün varlıklar ise var olmak için başka bir varlık kaynağına muhtaçtır.
Aquinas, bu metafiziği Hristiyan teolojisi içinde sürdürür. Ona göre de yaratılmış varlıklar öz ile varoluşun birleşiminden oluşur; ancak bu birleşim Tanrı’da olduğu gibi zorunlu değildir. Tanrı dışında her şey, mahiyeti gereği var olmak zorunda değildir; yalnızca Tanrı’nın yaratıcı iradesiyle varlık kazanır.
MODERN FELSEFEDE BELİRLENİMİN GERİLİMİ
Descartes ile birlikte modern felsefe belirlenim sorununu özne merkezli bir düzleme taşır. Descartes, düşünmeyi temel varlık teminatı olarak kurarken, ilk kez varlığın öznesini ön plana çıkarır. “Düşünüyorum, öyleyse varım” derken, varlığın kesinliğini düşüncenin kendisine dayandırır. Ancak bu özne merkezli yapı içinde belirlenim artık zihinsel ve fiziksel iki töz arasında bölünür. Zihin düşünür ve yer kaplamaz (res cogitans); madde yer kaplar ve düşünmez (res extensa). Böylece belirlenim iki ayrı varlık modunda işlenir.
Kant, Descartes’ın açtığı bu ayrımı bilgi teorisinin merkezine yerleştirir. Ona göre varlık, kavramın bir yüklemi değildir; bilgi, deneyimle şekillenir. Biz varlığı ancak deneyim aracılığıyla kavrarız ve bu deneyimi zihnin apriori kategorileri şekillendirir. Dolayısıyla belirlenim, şeyin kendisinde değil, aklın kavramsal yapısında kurulur.
HEGEL: BELİRLENİMİN DİYALEKTİK HAREKETİ
Hegel, varlığı ve belirlenimi bir diyalektik süreç olarak düşünür. Ona göre saf varlık ve saf hiçlik, içerik açısından ayırt edilemez. Bu iki saf uç, ancak oluş hareketiyle birbirine geçiş yapar. Belirlenim burada artık durağan bir nitelik değil, kendini aşarak hareket eden bir süreçtir. Her kavramsal belirleme kendi sınırında bir eksiklik taşır ve bu eksiklik yeni bir belirlenime kapı aralar. Bu sürekli açılma ve aşılma hareketi, kavramın kendini gerçekleştirme sürecidir.
20. YÜZYILDA BELİRLENİMİN VAROLUŞSAL AÇILIMI
Heidegger, belirlenimi artık yalnızca nesnel özelliklerin toplamı olarak değil, varoluşun anlam açılımı olarak kavrar. Ona göre insan, yani Dasein, varlığı anlamlandıran ve sorgulayan varlıktır. Belirlenim, artık şeylerin özelliklerinde değil, varoluşun anlam ufkunda açılır.
Sartre ise Heidegger’in izinden giderek öz ve varoluş ilişkisini radikal biçimde tersine çevirir. Ona göre insan varoluşu özden önce gelir. İnsan önce vardır; kim olacağına, ne olacağına, nasıl bir yaşam süreceğine dair özünü ise kendisi oluşturur. Belirlenim burada dışsal değil, öznenin kendisini inşa etme edimidir.
KAVRAMSAL SINIFLAMA TABLOSU
| Belirlenim Türü | Tanımı | Örnek Düşünürler |
|---|---|---|
| Saf Belirlenimsizlik | Özden ve farklılıktan arınmış saf varlık | Parmenides |
| Oluşta Belirlenim | Değişim ve karşıtların hareketiyle oluşan belirlenim | Herakleitos |
| İdea ile Belirlenim | Sabit öz formlarıyla belirlenen varlık | Platon |
| İçkin Öz Belirlenimi | Madde ve formun birleşimiyle oluşan içsel belirlenim | Aristoteles |
| Mahiyet-Varoluş Ayrımı | Öz ve varlığın farklı düzlemlerde işlenmesi | İbn Sina, Aquinas |
| Özne Merkezli Belirlenim | Düşüncenin kendisini belirleme kapasitesi | Descartes, Kant |
| Diyalektik Belirlenim | Kavramın kendini aşma ve açma hareketi | Hegel |
| Varoluşsal Belirlenim | Öznenin kendini inşa etme edimi | Heidegger, Sartre |
TÜRKÇEDE TERMİNOLOJİK NETLİK
| Terim | Türkçedeki Anlamı | Kullanım Alanı |
|---|---|---|
| Belirlenim | Varlığın içerik ve sınır kazanması | Ontolojinin temel kavramı |
| Öz (Mahiyet) | Şeyin ne olduğu | Platon, Aristoteles, İbn Sina |
| Varoluş | Mevcudiyet kazanma | Kant, Sartre |
| Kiplik (Modallik) | Zorunluluk, olanak, imkânsızlık biçimleri | Modal ontoloji |
SONUÇ: VARLIĞIN HAREKETİNDE BELİRLENİMİN KURULUŞU
Varlık, yalnızca “vardır” denilerek kavranamaz. Çünkü var olan her şey, bir içerik ve sınır taşır; bir anlam ve biçim içinde var olur. Belirlenim, varlığın düşünceye açılmasının ön koşuludur. Felsefi düşüncenin bütün öz ve varoluş tartışmaları, tam da bu belirlenim sorusunun sürekli yeni açılımlarıdır. Varlığı kavramak, onun belirlenim hareketini çözümlemek demektir.