Felsefe tarihi yalnız büyük metinlerin tarihi değildir; aynı zamanda o metinleri görünür kılan aracılıkların tarihidir. Bazı eserler doğrudan okunarak değil, ancak onları açıklayan, amaçlarını belirginleştiren ya da örtük yapısını açığa çıkaran ikinci bir metin aracılığıyla anlaşılır hale gelir. İbn Sînâ’nın, Aristoteles’in Metafizik’ini defalarca okuduğu halde kavrayamadığını, ancak Fârâbî’nin kısa risalesini okuyunca metnin maksadını anladığını söylemesi, bu bakımdan felsefe tarihinin en öğretici anlatılarından biridir. Fârâbî’nin söz konusu kısa metni, metafiziğin yalnızca “ilahiyat” değil, var olanı var olması bakımından inceleyen bir bilim olduğunu berraklaştırır; böylece metnin yükünü hafifletmez, fakat yönünü görünür kılar.
Burada ortaya çıkan mesele yalnız yorum sorunu değildir. Sorun, felsefenin nasıl işlediğidir. Felsefe, çoğu zaman hazır önermeleri kabul etme işi değil; örtük olanın açığa çıkarılması, imge halinde yaşananın kavrama dönüştürülmesi, deneyimin kendi hakikatine yükseltilmesidir. Bu nedenle felsefe yalnızca teorik bir uğraş değil, aynı zamanda edimsel bir harekettir. Hegel’in güçlüğü de büyük ölçüde burada yatar: o, düşünceyi dışarıdan açıklamaz; bilincin kendi deneyimi boyunca nasıl dönüştüğünü yazar. Hegel’i anlamak, bir kavram listesini ezberlemek değil, düşüncenin kendi yolunu izlemeyi öğrenmektir.
Fârâbî ve İbn Sînâ: Anlamanın Aracılığı
İbn Sînâ’nın tanıklığında dikkat çekici olan şey, anlamanın yalnız tekrar yoluyla gelmemesidir. Tekrar gerekir; fakat tekrar tek başına yeterli değildir. Metin, bazen ancak doğru açıdan bakıldığında açılır. Fârâbî’nin kısa açıklayıcı risalesi tam da bunu yapar: metni basitleştirmez, onun nesnesini ve maksadını tayin eder. Böylece anlaşılmayan şey, bilgi eksikliğinden çok yön tayininin eksikliği olarak görünür.
Bu örnek, daha sonra Hegel için de öğretici hale gelir. Çünkü Hegel’in Tinin Fenomenolojisi de bir bakıma bilincin kendi deneyimine eşlik eden bir açıklık üretir. Orada bilinç, hakikati hazır bir sonuç olarak almaz; duyusal kesinlikten algıya, anlıktan özbilince, kuşkuculuktan mutsuz bilince, oradan usa ve tine doğru ilerler. Hegel’in felsefesi bu yüzden dışarıdan öğretilen bir doktrin değil, bilincin kendi kendisini kavrama sürecidir. Dolayısıyla Fârâbî’nin İbn Sînâ’ya sağladığı aracılık neyse, Hegel’in Fenomenolojisi de modern bilinç için buna benzer bir işlev görür: düşüncenin nereye gittiğini değil, nasıl gittiğini görünür kılar.
İmge ile Kavram Arasındaki Mesafe
Felsefenin edimsel niteliği en açık biçimde imge ile kavram arasındaki farkta görünür. İnsan çoğu zaman önce imgelerle, temsillerle, anlatılarla ve sezgilerle düşünür. Mitoloji, din, sanat, hikâye, sembol ve mecaz, bu yüzden düşüncenin dışı değil; düşüncenin ilk uğraklarıdır. Ancak bunlar içinde kalındığında hakikat henüz kavramsal açıklığa ulaşmaz. Hegel’in sanat, din ve felsefe ayrımı burada belirleyicidir: sanat hakikati duyusal görünüş içinde verir, din onu temsil ve tasarım düzeyinde taşır, felsefe ise aynı hakikati kavram olarak düşünür. Bu ayrım hiyerarşik bir küçümseme değildir; tersine, tinin kendi kendisini bilmesinin farklı kiplerini gösterir.
Bu nedenle imge ile kavram arasında basit bir karşıtlık yoktur. Kavram, imgeyi dışlayarak değil, onu aşarak kurulur. Hegel’in sıkça yanlış anlaşılan Aufhebung mantığı burada devreye girer: önceki uğrak ortadan kaldırılır, ama aynı anda korunur ve yükseltilir. Sanat ve din felsefeye engel değil; felsefenin kendinden önce gelen zorunlu biçimleridir. Bir insanın kendi sınırlılığını aşma deneyi çoğu kez önce imgesel ve dinsel biçimlerde yaşanır; felsefe bu deneyimi yok etmez, onun kavramsal hakikatini açar. Bu yüzden felsefe hakkında konuşmak, yalnız kavramlar üretmek değil; imgeden kavrama giden yolu gösterebilmektir.
Kuşkucu Bilinç: Negatifliğin Büyük Gücü
Hegel’de kuşkuculuk, basitçe aşılması gereken zayıf bir durak değildir. Tam tersine, kuşkucu bilinç son derece güçlüdür; çünkü eline geçen her belirlenimi çözebilir, her kesinliği askıya alabilir, her dolaysızlığı eritebilir. Bu bakımdan kuşkuculuk, bilincin olumsuzlama kudretinin en yüksek biçimlerinden biridir. Stoacı bilinç içsel özgürlüğe çekilirken, kuşkucu bilinç dış dünyanın ve düşüncenin bütün belirlenimlerine saldırır. Hegel’in Fenomenolojisi bu aşamayı zorunlu bir uğrak olarak işler; çünkü düşünce, negatifliğin emeğinden geçmeden hakikate ulaşamaz.
Ancak Hegel’in kuşkuculuğa yönelttiği sert eleştiri de tam burada başlar. Kuşkucu bilinç başkasını, nesneyi, verili olanı sıfıra indirme kudretine sahiptir; ama aynı hareketi kendi üzerinde de işletmek zorundadır. Yalnız dış dünyanın kesinliğini değil, kendi kesinliğini de aşındırır. Bu yüzden kuşkuculuk, negatifliğin büyük gücü olduğu kadar, kendi üzerine çöken bir bilinç biçimi haline gelir. Olumsuzlama burada henüz yapıcı bir düzeye yükselmemiştir. Hegel’in asıl talebi, negatifliğin yalnızca yıkıcı değil, kurucu hale gelmesidir. Kuşkucu bilinç bunu henüz başaramaz; bu nedenle mutsuz bilince geçiş kaçınılmaz hale gelir.
Mutsuz Bilinç ve Sınırlılığın Deneyimi
Mutsuz bilinç, Hegel’in en güçlü tasvirlerinden biridir. Burada bilinç, sonsuzu ister ama kendisini sonlu olarak yaşar; mutlağı düşünür ama kendisini eksik, bölünmüş ve aşağıda bulur. Bu durum yalnız dinsel bir psikoloji değil, modern öznenin temel yapılarından biridir. İnsan kendisini kendi idealine göre eksik, kendi hakikatine göre başarısız, kendi evrenseline göre yetersiz olarak yaşar. Tam da bu yüzden mutsuz bilinç, sınırlılığın gerçek bilgisini taşır.
Bu nokta felsefenin edimselliği için belirleyicidir. İnsan sınırlı bir varlık olduğunu soyut bir önerme olarak değil, kendi başarısızlıklarından, kendi bölünmesinden, kendi yetersizliğinden öğrenir. Sınırlıdan sınırsıza geçiş, dışarıdan gelen bir sıçrama değil; sınırlılığın bizzat deneyimlenmesiyle mümkün olur. Hegel’in büyüklüğü burada belirir: olumsuzluğu sistemden dışlamaz, tam tersine onu düşüncenin motoru haline getirir. Hakikat, eksiksiz bir başlangıçta değil; başarısızlık, bölünme ve aşma hareketinin içinde görünür.
Kant: Eleştirinin Büyük Açılımı
Hegel’in Kant’a borcu çok büyüktür. Kant, deneyimin yalnızca dış verilerin toplanması olmadığını, deneyimin kendisinin de öznenin apriori formları ve kategorileri sayesinde mümkün olduğunu göstermiştir. Böylece empirizmin basit duyumculuğunu aşmış, bilginin koşullarını düşüncenin kendisine bağlamıştır. Bu bakımdan modern felsefede belirleyici eşik Kant’tır. Onun eleştirel hamlesi olmadan Hegel düşünülemez.
Ancak Hegel’in itirazı, Kant’ın açtığı alanın hâlâ fazla ayrımlı ve fazla biçimsel kalmasına yöneliktir. Görüngü ile kendinde şey, evrensel yasa ile somut etik yaşam, kategori ile dünya arasında tam olarak kapanmayan yarıklar vardır. Kant özneye evrenseli istemeyi öğretir; fakat bu evrenselin dünyada nasıl yaşanacağını, hangi kurumsal ve tarihsel biçimlerde gerçekleşeceğini yeterince göstermez. Bu yüzden Hegel açısından Kant’ın ahlakı, büyük bir kazanım olmakla birlikte, hâlâ soyut bir evrensellik taşır. Hegel’in sorusu artık şudur: evrensel ilke, bireysel yaşamla ve ortak dünyayla nasıl el ele gidecektir?
Empirizm Eleştirisi ve Anlıktan Usa Geçiş
Hegel’in empirizme yönelttiği alaycı ton, yalnız polemik değil, yöntem sorunudur. Deneyi başlangıç noktası almak, çoğu kez verili olanı hakikatin kendisi sanmak anlamına gelir. Oysa Hegel için hiçbir deneyim saf değildir; deneyim her zaman zaten belirlenmiş, kavramsal ve tarihsel bir yapı içinde yaşanır. Bu yüzden “yalnız deneyim” diyen tavır, bilginin kendi oluş koşullarını unutur. Kant bu unutmaya büyük bir darbe vurmuştur. Hegel ise Kant’ın bıraktığı yerde, düşüncenin yalnız anlakta kalamayacağını, usa yükselmesi gerektiğini savunur. Us, yalnız kavram hakkında konuşmak değildir; kendi karşıtını da taşıyan, kendi sınırını da düşünen ve parçalı olanı bütün içinde kavrayan harekettir.
Bu bakımdan “us hakkında yazmak” ile “ussal olmak” aynı şey değildir. Felsefe, kendi nesnesi üzerine dışarıdan konuşma işi değildir; düşüncenin kendi biçimini dönüştürmesidir. İnsan ancak kendi dolaysızlığını askıya aldığında, kendi kesinliğine karşı da çalıştığında ve kendi sınırlılığını kavradığında usa yaklaşır. Hegel’in zorluğu tam da budur: felsefeyi bilgi toplamak olmaktan çıkarıp düşüncenin kendini eğitmesi haline getirir.
Sanat, Din ve Felsefe: Tinin Kendi Kendini Bilmesi
Sanat, din ve felsefe, Hegel’de üç ayrı bölüm değil; tinin kendi kendisini bilmesinin üç görünümüdür. Sanat duyusal görünüşe, din temsile, felsefe ise kavrama dayanır. Bu çizgi, insanın kendi sınırlılığını aşma deneyimini anlamak bakımından merkezi önemdedir. Tanrı, mitoloji, sembol, ritüel ve anlatı, düşüncenin çocukça kalıntıları değil; tinin kendi hakikatini önce dolaylı olarak yaşadığı alanlardır. Bunları yok sayarak doğrudan felsefeye gitmek, çoğu kez yalnız soyut bir usçuluk üretir. Hegel için felsefe, sanat ve dini ortadan kaldırmaz; onların taşıdığı hakikati kavramsal şeffaflığa çıkarır.
Bu yüzden felsefenin edimsel olması, insanın yalnız düşünmesini değil, kendi kültürel ve tinsel biçimlerini de ciddiye almasını gerektirir. Kendi deneyiminden bütünüyle kopuk, yalnız kavramsal bir söylem, Hegelci anlamda tam felsefe sayılmaz. Düşünce, tinin kendi yürüyüşünü yeniden düşünmedikçe kuru kalır.
Marx: Diyalektiğin Maddi Tersyüz Edilişi
Marx, Hegel’e çok şey borçludur; bunu kimi yerde açıkça dile getirir. Fakat bu borç, Hegel’in olduğu gibi tekrarı değildir. Marx’ın yaptığı şey, diyalektik hareketi tinden ve bilincin serüveninden çıkarıp maddi-toplumsal ilişkilere yerleştirmektir. Çelişki artık öncelikle bilinç biçimleri arasında değil; üretim tarzında, emek sürecinde, sınıf ilişkilerinde ve sermaye birikiminde görünür. Bu nedenle Marx’ın diyalektiği, Hegelci hareketin devamı olduğu kadar onun tersyüz edilmesidir.
Marx’ın “sermaye birikmiş emektir” formülü bu bakımdan önemlidir. Kapital üzerine yazmak, emekten uzaklaşmak anlamına gelmez; emeğin kendisine yabancılaşmış, nesnelleşmiş ve emek karşısına güç olarak dikilmiş tarihsel biçimini çözümlemek demektir. Hegel’de varlık ile yokluk, stoacı bilinç ile kuşkucu bilinç, öznel tin ile nesnel tin arasındaki gerilim neyse, Marx’ta emek ile sermaye arasındaki karşıtlık da buna benzer biçimde canlı bir hareket olarak çalışır. Ancak Marx’ta bu hareketin zemini kavramsal-tinsel değil, maddi-toplumsaldır. Diyalektiğin ağırlık merkezi burada yer değiştirir.
Sonuç
Felsefenin edimsel niteliği, en açık biçimde bu çizgide görünür: Fârâbî, metnin maksadını belirginleştirerek anlamayı mümkün kılar; İbn Sînâ, anlamanın tekrar kadar aracılık da gerektirdiğini gösterir; Kant, deneyimin ve bilginin koşullarını düşüncenin içine taşır; Hegel, bilincin kendi deneyimini kavrama dönüştüren diyalektik yürüyüşünü yazar; Marx ise bu diyalektiği toplumsal ve maddi ilişkilere uygular.
Bütün bu hat boyunca ortak olan şey, felsefenin hazır yargılar değil, dönüşüm süreçleri üretmesidir. İmge kavrama, deneyim düşünceye, sınırlılık evrenselliğe, olumsuzluk daha yüksek bir kurucu harekete dönüşür. Bu yüzden felsefe yalnızca ne düşüneceğimizi söyleyen bir disiplin değil; nasıl düşüneceğimizi, nasıl dönüşeceğimizi ve nasıl kendi deneyimimizi kavrama yükselteceğimizi gösteren bir etkinliktir. Edimsel felsefe tam da budur: düşüncenin, kendi yaşanmış içeriğini kavramsal açıklığa taşıma cesareti.
