Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Modern felsefenin temel hareketlerinden biri, bilginin güvencesini nesneden özneye taşımaktır. Kant’ın gerçekleştirdiği kopuşla birlikte insan zihni, dış dünyayı edilgin biçimde alan bir yüzey olmaktan çıkar. Deneyimin birlik kazanması, nesnelerin bizim için bilinebilir hâle gelmesi ve yargının geçerliliği, öznenin taşıdığı a priori koşullara bağlanır. Hegel bu özneyi tarih içine yerleştirir: Bilinç kendisini hazır bir iç birlik olarak değil, başka olanla karşılaşması, kendinden çıkması ve yabancılaşmadan geçerek kendisine dönmesi içinde kurar. Heidegger ise daha köklü bir müdahalede bulunur. Dünyanın karşısında duran bağımsız bir özne fikrini başlangıç noktası olmaktan çıkarır; insanın zaten dünyada bulunduğunu, nesnelerle teorik bilgiden önce anlam ilişkileri içinde karşılaştığını gösterir.
Gadamer’in hermenötiği bu üç dönüşümün ardından ortaya çıkar. Kant’ın kurucu öznesini, Hegel’in tarihsel aracılığını ve Heidegger’in dünyada-varolma çözümlemesini aynı biçimde sürdürmez. Onların açtığı problemleri tarihsel metin, sanat eseri, gelenek ve dil karşılaşması içinde yeniden kurar. Böylece anlama, öznenin nesneye uyguladığı zihinsel işlem olmaktan çıkarak insanın zaten içinde bulunduğu tarihsel ve dilsel dünyada gerçekleşen bir olay hâline gelir.
Kant: Deneyimin Koşullarını Taşıyan Özne
Kant’ın özneye verdiği güç, insan bilincinin dünyayı istediği biçimde yarattığı anlamına gelmez. Kant için özne, şeylerin kendi başlarına varlığının nedeni değildir. Onun kurucu gücü, deneyimin mümkün olma koşullarıyla sınırlıdır. Nesnelerin bize nasıl görüneceği, duyusal çokluğun nasıl bir araya geleceği ve bu çokluğun nasıl aynı nesnenin deneyimi hâline geleceği, öznenin a priori formları ve sentezleriyle belirlenir.
Mekân ve zaman, dış dünyadan alınmış kavramlar değildir; duyusal görünüşün formlarıdır. Kategoriler de nesnelerde hazır bulunan ve sonradan zihne aktarılan yapılar değildir. Duyusal çokluğun birlik kazanmasını sağlayan anlama yetisi kavramlarıdır. İnsan, kendisine verilen veriyi yalnızca kabul etmez; onu bir nesne deneyimi içinde sentezler. Bu nedenle Kant’ta nesne, öznenin karşısında bütünüyle kendiliğinden belirlenmiş bir şey olarak durmaz. Bir şeyin bizim için nesne olabilmesi, bilincin birlik sağlayan etkinliğine bağlıdır. Kant’ın Kopernik devrimi, bilginin nesnelere uyması yerine nesnelerin deneyimimizin koşullarına uyması gerektiğini ileri sürer.
Fakat Kant’ın öznesi bireysel, psikolojik veya tarihsel kişi değildir. Transendental öznedir: Mümkün deneyimin evrensel koşullarını taşıyan yapı. Bir insanın hangi çağda yaşadığı, hangi dili konuştuğu veya hangi geleneğin içinde yetiştiği, transendental çözümlemenin temel konusu değildir. Kant değişebilir tarihsel içerikleri değil, bütün mümkün özneler için geçerli olması gereken deneyim koşullarını araştırır.
Bu yapı estetik yargıda da korunur. Güzel hakkında verilen yargı belirli bir kavrama dayanmaz; buna rağmen herkesin onayını talep eder. Hayal gücü ile anlama yetisinin özgür uyumu, estetik yargının evrensellik iddiasını öznenin bilişsel yapısı içinde temellendirir. Kant estetik yargının mekanik kurala indirgenemeyeceğini görür; fakat sanat eserinin hakikatinden çok, öznel yargının geçerlilik şartlarını araştırır.
Gadamer’in Kant’la arasındaki mesafe burada başlar. Sanat eserinin anlamı, onu yargılayan öznenin yetilerinde meydana gelen uyumla tüketilemez. Eser yalnız öznenin estetik durumuna yol açan bir vesile değildir. Kendi tarihsel dünyasından gelen ve karşılaştığı kişiye bir şey söyleyen bir anlam varlığıdır. Kant öznenin deneyim içindeki kurucu gücünü göstermiştir; ancak bu özne henüz tarihin, geleneğin ve dilin içinde belirlenmiş sonlu yorumcu değildir.
Hegel: Özne Başkalık İçinde Kendisine Döner
Hegel’in Kant’tan ayrıldığı temel noktalardan biri, öznenin hazır ve değişmez bir birlik olarak kabul edilememesidir. Bilinç kendisine başlangıçtan itibaren bütünüyle sahip değildir. Ne olduğunu ancak başka olanla karşılaşmasında, kendisini dışlaştırmasında ve bu yabancılıktan geçerek yeniden kendisine dönmesinde öğrenir. Bu hareket Bildung kavramında açıklık kazanır. Bildung yalnız bilgi edinme veya belirli bir yeteneği geliştirme değildir. İnsanın kendi dolaysız tikelliğine mesafe alması, yabancı olanla karşılaşması ve bu karşılaşma içinde daha geniş bir görüşe ulaşmasıdır.
İnsan kendi sınırlarını yalnız içine dönerek öğrenmez. Başka bir dil, tarih, kültür, düşünce veya toplumsal görev karşısında kendisinden çıkar. İlk bakışta kendisine yabancı görünen şeyi kavramaya çalışırken, kendi ölçülerinin de sınırlı olduğunu fark eder. Sonunda başlangıçtaki benliğine aynen geri dönmez; başkalığı kendi oluşumuna katmış olarak döner.
Hegel’de tarih, öznenin dışında bulunan olaylar toplamı değildir. Geist’ın kendi imkânlarını dış dünyada gerçekleştirdiği ve bu gerçekleşmelerde kendisini tanıdığı süreçtir. Sanat, din, hukuk, devlet ve felsefe, öznenin karşısında duran bağımsız nesneler değil, Geist’ın tarihsel biçimleridir. Geist onlarda kendisinden farklı bir şeyle karşılaşır; fakat bu farklılığın kendi tarihsel üretimi olduğunu kavradığında kendisine döner. Bu nedenle Hegel’de özne yalnız nesneyi bilmez; nesnede kendi tarihsel etkinliğini tanır. “Töz aynı zamanda öznedir” hükmü, gerçekliğin durağan bir temel değil, kendi farklılaşmaları içinden geçerek kendisini bilen bir süreç olduğunu ifade eder.
Kant’ın transendental öznesi deneyimin evrensel koşullarını taşırken Hegel’in öznesi tarihsel oluşum içinde kendisini kurar. Öznenin ne olduğu, kendi geçmişinden ve gerçekleştirdiği tarihsel biçimlerden ayrı düşünülemez. Bilinç tarih tarafından yalnız dışarıdan etkilenmez; tarih bilincin kendisini oluşturduğu alandır.
Gadamer Hegel’den iki önemli düşünce devralır. İlki, anlamanın başkalıkla karşılaşmayı gerektirmesidir. İnsan yabancı olanı yalnız kendi kavramları içinde eritmemeli; onun kendi görüşünü genişletmesine izin vermelidir. İkincisi, geçmiş ile şimdi arasındaki ilişkinin doğrudan değil, tarihsel aracılık yoluyla kurulmasıdır. Geçmiş eser bugünkü bilince yalnız dışarıdan verilen ölü bir nesne değildir; bugünün kendisini anlamasına katılır.
Fakat Gadamer Hegel’in tarihsel hareketi mutlak bilgide tamamlama yönelimini kabul etmez. Hegel’de Geist, sonunda kendi tarihsel yolunu bütünlüğü içinde kavramaya yönelir. Yabancılık ve farklılık daha yüksek bir birlik içinde aşılabilir. Gadamer açısından ise insan sonlu ve tarihsel olduğu için geçmişi bütünüyle kendisine mal edemez. Tarihsel karşılaşma açık kalır; anlam mutlak bir son bilinçte tamamlanmaz. Hegel, özneyi tarihselleştirir. Ancak özne hâlâ tarihsel sürecin sonunda kendisini kavrayabilecek bütünleştirici merkez olma imkânını korur.
Heidegger: Özne Dünyanın Karşısında Değildir
Heidegger’in müdahalesi, öznenin tarih içinde nasıl geliştiği sorusundan önce gelir. Onun itirazı, felsefenin insanı dünyanın karşısında duran bir özne olarak başlangıç noktası kabul etmesinedir. İnsan önce kendi içine kapalı bir bilinç olarak var olup daha sonra dış dünyayla ilişki kurmaz. Heidegger’in Dasein dediği insan varoluşu, başlangıçtan itibaren dünyada-varolmadır. Buradaki “dünya”, fiziksel nesnelerin içinde bulunduğu büyük bir kap değildir. İnsanların, eşyaların, kurumların, amaçların ve imkânların önceden belirli anlam ilişkileri taşıdığı bütünlüktür.
Bir araçla karşılaştığımızda onu önce tarafsız bir nesne olarak algılayıp daha sonra ne işe yaradığını düşünmeyiz. Onu zaten bir kullanım ilişkisi içinde görürüz. Kapı açılacak şey, masa üzerinde çalışılan yer, yol bir yere götüren güzergâh olarak karşımıza çıkar. Teorik nesne bilgisi, dünyayla kurduğumuz bu daha temel anlam ilişkisinden sonra gelir. Bu nedenle anlama, zihnin sonradan gerçekleştirdiği özel bir işlem değildir. Dasein’ın varlık tarzıdır. İnsan var olduğu sürece kendisini, başkalarını ve çevresini belirli imkânlar içinde önceden anlamıştır. Ne yapabileceğine, ne olabileceğine ve karşılaştığı şeylerin ne anlama geldiğine ilişkin bir yönelim taşır.
Ön-anlama buradan doğar. İnsan hiçbir şeye bütünüyle başlangıçsız biçimde yaklaşmaz. Kendisini zaten bir dilin, toplumsal dünyanın ve tarihsel mirasın içinde bulur. Anlama, bütün ön kabullerin ortadan kaldırılmasından sonra başlayan saf bir işlem değildir. Önceden sahip olunan anlam yönlerinin karşılaşma içinde sınanması ve değişmesidir. Heidegger böylece özne–nesne şemasını daha başlangıçta aşar. Dünyanın dışında duran özne ve onun karşısında duran nesne, insan varoluşunun ilk durumu değildir. Her ikisi de daha temel olan dünyada-varolma yapısından hareketle anlaşılmalıdır.
“Özne zaten buradadır” ifadesini bu nedenle dikkatle kullanmak gerekir. Heidegger’in söylediği, öznenin dünyadaki yerini önceden almış olması değildir. Daha radikal biçimde, başlangıçta bağımsız özne diye bir şey bulunmadığını söyler. İnsan zaten dünyadadır; kendisini ancak dünyayla ilişkileri içinde bulur. Özne, bu ilişkinin öncesinde duran temel değildir. Bu dönüşüm hermenötiğin anlamını değiştirir. Hermenötik artık yalnız metinleri doğru açıklama, yazarın niyetini yeniden kurma veya tarihsel belgeleri yorumlama yöntemi değildir. Anlamanın insan varoluşuna ait temel bir yapı olduğu ortaya çıkar.
Gadamer: Anlama Tarihsel Bir Karşılaşmadır
Gadamer, Heidegger’in anlamayı bir varlık tarzı hâline getiren dönüşümünü sanat, tarih, gelenek ve dil alanına taşır. İnsan zaten dünyada bulunuyorsa, bu dünya aynı zamanda geçmişten devralınmış anlamların dünyasıdır. İnsan kendi dilini, kavramlarını, sorularını ve yargı ölçülerini sıfırdan kurmaz. Tarihsel bir aktarımın içinde doğar ve kendisini onun aracılığıyla anlar. Bu nedenle tarihsel metin veya sanat eseriyle karşılaşan kişi, dışarıdaki bir nesneyi inceleyen tarafsız gözlemci değildir. Anlamaya çalıştığı şeyle aynı tarihsel varlık alanına aittir. Eser geçmişten gelir; yorumcu da bu geçmişin etkileriyle oluşmuş bir dünyada yaşar.
Anlama, öznenin elindeki yöntemle nesne üzerinde gerçekleştirdiği denetimli işlem olmaktan çıkar. Yorumcu soru sorar, tarihsel bilgi edinir, kavramları ayırır ve yargıda bulunur. Gadamer bunları reddetmez. Fakat bütün bu etkinlikler anlamın tek kaynağı değildir. Karşılaşılan metin veya eser de yorumcuya bir talepte bulunur. Bir eseri gerçekten anlamak, onu önceden hazırlanmış kategorilerin altına yerleştirmek değildir. Eser yorumcunun sorularına cevap verebilir; fakat aynı zamanda bu soruların yetersizliğini gösterebilir. Yorumcunun kendi görüşünü, ölçülerini ve kendisi hakkındaki anlayışını değiştirebilir.
“Anlama başımıza gelen bir olaydır” hükmü, öznenin edilginleşmesi anlamına gelmez. Anlayan kişi etkin biçimde katılır; ancak karşılaşmanın sonucunu bütünüyle kontrol etmez. Anlamanın gerçekleşmesi, yorumcunun yaptığı şey ile anlaşılan şeyin ona yaptığı şeyin birbirinden ayrılamadığı bir yapıdır. Gadamer’in Hegel’den aldığı tarihsel aracılık burada korunur. İnsan yabancı olanla karşılaşırken kendisini de başka türlü anlar. Fakat bu süreç Hegelci mutlak bilgiyle kapanmaz. Yorumcu hiçbir zaman tarihin tamamını kuşatan son konuma ulaşamaz. Her anlama belirli bir tarihsel durumdan gerçekleşir ve bu durum değiştikçe yeni sorular doğar.
Heidegger’in dünyada-varolma düşüncesi de tarihsel aktarım içinde somutlaşır. İnsan yalnız genel anlamda dünyada değildir; geleneklerin, kurumların, sanat eserlerinin, metinlerin ve dilin oluşturduğu tarihsel dünyadadır. Anlama, bu mirasın içinden geçmişe yönelmek ve onunla bugünde ilişki kurmaktır.
Anlam Neden Kapanmaz?
Gadamer’in hermenötiğinde anlamın kapanmaması, başlangıçta kabul edilmiş bir çoğulculuk ilkesi değildir. Kant’tan Heidegger’e uzanan özne eleştirisinin ve insanın sonlu tarihselliğinin sonucudur. Kant’ın transendental öznesi deneyimin evrensel koşullarını kurabilirdi. Hegel’in Geist’ı tarihsel başkalığı kendi gelişiminin parçası olarak tanıyabilir ve sonunda bütünlüğünü kavramaya yönelebilirdi. Heidegger ise insanın sonlu, zamansal ve dünyaya fırlatılmış bir varlık olduğunu gösterir. Gadamer bu sonluluğu tarihsel anlamanın merkezine yerleştirir.
Yorumcu tarihin dışında olmadığı için eserin bütün anlamını son kez belirleyemez. Kendi soruları, kavramları ve görme biçimleri de tarihsel olarak oluşmuştur. Başka bir çağ, aynı esere başka sorular yöneltebilir ve eserin daha önce fark edilmemiş bir anlam ilişkisini açabilir. Fakat anlamın kapanmaması, eserin sınırsız ve belirsiz olduğu anlamına gelmez. Her yorum aynı ölçüde geçerli değildir. Metnin dili, eserin biçimi, tarihsel dünyası ve yöneldiği konu yorumu sınırlandırır. Yorumcu esere istediği anlamı vermez; eserin söylediği şeyle karşılaşır. Bu nedenle Gadamer’de anlam hem açık hem bağlıdır. Açıktır, çünkü hiçbir tarihsel yorum eserin bütün imkânlarını tüketemez. Bağlıdır, çünkü yorum eserin ve konunun talebine cevap vermek zorundadır. Anlam sabit bir çekirdeğin farklı sözcüklerle tekrarı da değildir. Eserin tarihsel karşılaşmada yeniden konuşması, anlamın gerçekten gerçekleşmesidir. Geçmişten gelen şey, bugünkü yorumcunun dünyasına girdiğinde yalnız eski anlamı nakletmez; geçmiş ile şimdi arasında yeni bir ilişki kurar.
Kant’tan Gadamer’e Düşünsel Hareket
Kant’tan Gadamer’e uzanan çizgi, öznenin basitçe güç kaybettiği bir gerileme olarak okunamaz. Her aşamada öznenin ve anlamanın konumu yeniden belirlenir. Kant, insan zihnini edilgin alıcı olmaktan çıkarır. Nesne deneyiminin birlik kazanmasının öznenin a priori etkinliğine bağlı olduğunu gösterir. Hegel, bu öznenin tarih dışı ve tamamlanmış olmadığını ortaya koyar. Özne başkalıkla karşılaşması ve tarihsel yabancılaşmadan geçmesi içinde kendisini kurar. Heidegger, öznenin dünyanın karşısında bağımsız bir temel olduğu varsayımını aşar. İnsan önce özne olup sonra dünyayı anlamaz; zaten dünyada-varolan ve önceden anlayan bir varlıktır.
Gadamer ise dünyada-varolmanın tarihsel ve dilsel aktarım içinde gerçekleştiğini gösterir. İnsan geçmişten gelen anlamlara dışarıdan bakmaz; onların etkisi altında oluşmuş olarak onlarla karşılaşır. Anlama, öznenin hâkimiyeti değil, anlayan ile anlaşılanın karşılıklı olarak yer aldığı tarihsel olaydır.
Bu hareket tek cümlede şöyle ifade edilebilir:
Kant’ta özne deneyimin koşullarını kurar; Hegel’de tarihsel başkalık içinde kendisini tanır; Heidegger’de bağımsız başlangıç noktası olmaktan çıkarak zaten dünyada bulunan Dasein’a dönüşür; Gadamer’de ise bu dünyada bulunuş, gelenek ve dil içinde süren anlama olayı olarak açılır.
Sonuç
Gadamer’in hermenötiği, özneyi ortadan kaldırmaz. Öznenin hakikatin tek kaynağı ve son hâkimi olduğu düşüncesini sınırlar. İnsan anlar, yorumlar ve yargıda bulunur; fakat anlamaya çalıştığı şeyin dışında değildir. Kendi tarihsel oluşumu, karşılaştığı eserin tarihi ve ikisini birbirine taşıyan dil, anlama olayının içindedir. Bu nedenle anlam, öznenin nesneden çıkardığı sabit içerik değildir. Yalnız geçmişteki niyetin aynen yeniden kurulması da değildir. Geçmişten gelen anlamın bugünkü tarihsel varoluşa yöneldiği ve anlayanı da değiştirebildiği karşılaşmada gerçekleşir. Anlamın kapanmaması bu yapının zorunlu sonucudur. İnsan sonlu ve tarihsel olduğu için son sözü söyleyecek mutlak bir konuma ulaşamaz. Ancak bu açıklık keyfîliğe değil, eserin yeniden ve daha doğru işitilmesi sorumluluğuna yol açar.
